ATA'm  izindeyiz
Her TÜRK Okumalı


HER TÜRK OKUMALI

YURDUM’DAKI ILK TÜRKLER

ANADOLU’DA ÖN TÜRK IZLERI

Anadolu, jeopolitik konumu yönünden , tarihin her safhasında çok güçlü medeniyetlere sahip olmuş ve kültür varlığını her zaman hissettirmiş, dünya tarihinin anahtar bölgesidir.

Bugün, Anadolu’nun sırlarla örtülü kültür mirası, hayret edilecek bir zenginlikte ve el değmemişliktedir.

Birbirinden zengin uygarlık izlerinin bulunduğu Anadolu’nun her köşesi, gizlerle doludur.

Doğu Anadolu’nun da, Anadolu tarihinde önemli bir yeri vardır. Hemen hemen 20 nci yüzyılın ortalarına kadar Doğu Anadolu’daki tarih öncesi yerleşim bölgeleri hakkında hiçbir bilgiye sahip değildik.

Geçtiğimiz yıllarda Doğu Anadolu’da keşfedilen sayısız kaya kabartmaları büyük heyecan yarattı. Bunlar, bu bölgenin tarih öncesi gelişimini birden bambaşka bir bakış açısıyla görmemizi sağladı.

Doğu Anadolu’da kaya kabartmaları esas olarak dört bölgede rastlanmıştır : Malatya- Adıyaman çevresi, Kars, Van ve yöresi, Hakkari Dağları...

Türk Tarih Kurumu üyesi Dr. Oktay Belli, İÖ. 15 000 – 7 000 arasına ait Van yöresi kaya kabartmalarını gün ışığına çıkartmıştır. Hakkâri dağlarındaki Yedisalkım yöresinde, nehir yataklarının üstünde rastlanan mağaralarda tarih öncesine ait tanrı resimleri bulunmuştur.

Bu sanat eserlerini yaratan insanlar hakkında bugün kesin bilgilere sahibiz. Çünkü benzer kabartmalara Doğu Azerbaycan’da, Kohistan’da, Altay bölgesinde ve Sibirya’da rastlanmıştır. Bu kabartmaların ortaya çıkış sıklığı, bunların kesinlikle ilk Türkler dönemine ait olduğunu kanıtlamaktadır. Bu resimleri yapan insanlar, en eski Türk göçebe ya da yarı göçebe aşiret topluluklarına bağlıydılar.

Gevaruk Ovası’nda(Hakkâri) ve Tirşin Yaylası’nda bulunan stilize kabartmalar için de aynı şey söylenebilir.

Gevaruh ve Tir-i-şin kabartmaları, Erzurum’daki Cunni Mağarası ve Ayzani’de ( Çavdarhisar – Kütahya ) bulunan Zeus Tapınağı’nın taşlarıyla büyük benzerlikler göstermesi açısından son derece önemlidir ; o yörenin eski Türk aşiretlerine ait olduğu anlaşılmaktadır.

Bütün bu buluntular, tarih öncesi dönemde Doğu Anadolu ile Azerbaycan ve Sibirya bozkırlarının, ayrıca Türk boylarının anayurdu Altay yöresinin sanatsal ve kültürel merkezleri arasında yakın bir ilişkinin varolduğunu göstermektedir. Tarih öncesi dönemden günümüze, Orta Asya’dan Anadolu’ya bütün gezginci, yarı göçebe ilk Türk ve Türk boyları arasında canlı bir ilişki süregelmiştir.

Buluntular, genel anlamda: kaya üstü ve mağara resimleri,yazı elemanlarını içeren kaya resimleri ( petroglifler), yazıya geçişi gösteren kaya resimleri ve nihayet yazıtlar şeklindedir.

Bunlardan :
Van- Hakkari, Tir-i-şin Yaylası’ndaki buluntular İÖ. 15 000,
Gevaruh Vadisi’ndeki buluntular İÖ. 10- 8 000,
Hırkanis Suyu, Mazur Vadisi buluntuları İÖ. 8 000’e tarihlenmektedir.

Ünlü tarihçi Kâzım Mirşan, Anadolu’nun tamamındaki bilinen buluntuların hemen hemen tamamını okumuş ve kayda almıştır.

ANADOLU KAYA RESİMLERİ VE YAZITLARI

Bazı batılı ülkeler, Türkler’i Anadolu’dan kovmak, ya da en aşağı Anadolu’da Türkler’i etkisiz hale getirmek ve her şeyin üstünde Doğu Anadolu’da çıkarlarına en uygun yapay devletler oluşturmak için büyük çaba içindedir.

Oysa, aksi tüm iddialara rağmen Anadolu, tarih boyunca bir Türk vatanıydı.

Anadolu’nun her yerinde, özellikle Doğu Anadolu’da bulunan kaya üstü ve mağara resimleri, yazı elemanlarını içeren kaya resimleri ( petroglifler), yazıya geçişi gösteren kaya resimleri ve nihayet yazıtlar bu fikri doğrulamaktadır.

Araştırmacı- Tarihçi Kâzım Mirşan’ın, okuyup kayda aldığı bazı buluntular şunlardır:

ÇİLGİRİ YAZITI:
Doğu Anadolu’da, Ön- Türk dil ve düşüncesi hakkında geniş bilgi veren, ilk Ön- Türk yazıtıdır. İlk ve en eski olması nedeniyle bütün Anadolu uygarlık tarihinin en eski yazıtı dememiz mümkündür.

45 santimetre çapında, mermer bir silindirdir. Ortasındaki haç ve kenarındaki çok sonraları kazınmış olan Ermenice yazı nedeniyle Ermeni Mezar Taşı sanılmıştır. Kâzım Mirşan, Ermenice yazıların sonradan kazınmış olduğunu belirlemiş, Ön- Türkler’e ait damga ve yazıları çözmüştür.

İçeriği tam olarak anlaşılamadan, sadece üzerindeki yazılar sebebiyle Van Müzesi’nin bahçesinde açık havada tutulurken, önemi kavrandıktan sonra, kapalı alana alınmıştır.

TİR-İ-ŞİN YAZITI:
Tir-i-şin Yaylası’nın 8 km. kuzey doğusundaki Tahtı Melik Zirvesi’nde ele geçen petroglif (yazı elemanı içeren kaya resmi) , İÖ. 6 000’lere tarihlenmektedir.

Mirşan’ın açıklamasına göre, petroglifin içeriği, (Mukaddesata erişen, ölen kişinin GÖKTE ASILI KALMASI...), yani tekrar doğmak üzere cennette yer alması, demektir. Bu da, İÖ. 6 000’lerde, Ön- Türkler’in tek tanrı inancına sahip olduklarının ifadesidir.

BAŞET PETROGLİFİ:
3720 metre yükseklikteki Başet Dağı’nda bulunmuştur. İÖ. 4 000’lere tarihlenmektedir. Bu petroglifle, damgaların, satır, dizi halinde sıralandığı, düşüncenin düzen kavramına vardığı seçici olduğu bir döneme girilmiştir.

Kâzım Mirşan, petroglifin içeriğini şöyle açıklamaktadır : ( Kutsal majestelerinin günahsız ruhlarının toplandığı yere uçuşu)

Burada, ruhların toplandığı yer, ileriki yıllarda, cennet kavramına dönüşmüştür.

CUNNİ MAĞARASI YAZITLARI:
Erzurum -Karayazı İlçesi Salyamaç Köyü yakınlarındadır.
Mağara duvarlarına işlenmiş olan yazılar, Ön- Türkler’in Doğu Anadolu yaylasından Anadolu içlerine doğru ilerlemiş olduklarını göstermektedir. Bu mağara yazıtlarını Prof. Dr. Hâmit Zübeyir Koşay bulmuş, yazıtların tamamını Kâzım Mirşan okumuştur.

Mirşan’a göre, İÖ. 3 000’lere tarihlenen Cunni Mağarası, bir ATEŞ EVİ’dir.
Yazıtlardan Cunni Mağarası’nda Kral ISUB-ÖG’ün gömülü olduğu anlaşılmaktadır. Tabii, gömülü olan kralın külleridir.
Yine Mirşan’a göre, buradaki bazı yazıtlar, hiyerogliften önce hiç sözü edilmeyen Mısır yazısına aittir. Ve bu yazı, Orta Asya’dan Mısır’a gitmiş olan Ön- Türkler’e ait damgalardan oluşmaktadır.

TRABZON YAZITLARI:
Kâzım Mirşan, Trabzon’daki bir mağarada bulduğu Ön- Türkler’e ait bir yazıdan, kentin eski adının OY-ONUL olduğunu, bu ismin (Başarı inancı) anlamına geldiğini ileri sürmektedir.

Mirşan, aynı yerde bulunan ikinci bir yazıyı da UW-ON ONULUS UQUS olarak okumuştur. Ona göre bu yazının anlamı da, ( Tanrıyla özdeşleşme) demektir.

TAŞLARDAKİ TARİH
Türk tarihi ile ilgili ulusal basında çıkan üç haber...

Esasen konu bilinmeyen bir şey değil ama, yine de (Kâzım Mirşan’ın söylediklerini hatırlayarak) okumakta yarar var.

19 Haziran 2001, Milliyet :
“ Malazgirt Efsanesi Yıkılıyor

Tarih kitapları, Türkler’in Anadolu’ya 1071’de Malazgirt savaşıyla girdiğini yazar. Yeni kurulan Meclis Ahlat Komisyonu Başkanı’na göre ise Türkler, İÖ. 650’lede Ahlat’ta dünyanın en büyük kentlerinden birini kurmuş.

Komisyon başkanı MHP Bitlis Milletvekili İbrahim Halil Oral’ın, “ Ahlat da nereden çıktı?” sorusuna yanıtı ise Türkler’in Anadolu’ya giriş efsanesini yıkacak cinsten...

“ Ahlat’ın geçmişi İÖ. 650 yıllarına kadar dayanıyor. Türkler’in Anadolu’ya girişini Malazgirt olarak biliyoruz. Ama bundan yüzyıllar önce Anadolu’ya ilk gelen Türkler, Ahlat’a yerleşmiş ve dünyanın ilk büyük kentlerinden birini kurmuş.

30 000 metrekare alanda, 5 metre yüksekliğindeki mezar taşlarında, Kayı dahil Türk boylarına ait tarihi kayıtlar var.”

7 Eylül 2002, Akşam :
“ Ana Vatanımız Anadolu Çıktı

Hakkari’de bulunan 3200 yıllık mezar taşları ana vatanımızın Anadolu olduğunu gösterdi.

Hakkari’de yapılan bir kazıda bulunan mezar taşları, Türkler’in ana vatanının “ Orta Asya değil, Anadolu olduğunu” ortaya çıkardı.

Prof. Dr. Veli Sevin önderliğinde yapılan kazıda, İÖ. 1200 yıllarına ait BALBAL adı verilen Türkler’in kullandığı mezar taşları bulundu.

Böylece, Türkler’in Orta Asya’dan dünyaya yayılışı inancı da büyük darbe yedi. Tarih kitaplarında Türkler’in Anadolu’ya geliş tarihi olarak 1071 yılında yapılan Malazgirt Savaşı gösteriliyordu.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türkler’in İÖ. 1200’lü yıllarda bu bölgede yaşadıklarını kanıtlayan mezar taşlarını Prof. Dr. Veli Sevin’in önderliğindeki kazıda bulunduğu bilgisini verdi.

Prof. Dr. Halaçoğlu, şunları söyledi :
“...Balballar, üzerinde Türk motifleri bulunan , Orta Asya Türk dünyasında sıkça rastlanan Göktürk öncesine ait mezar taşlarıdır.
Anadolu’da ilk defa bu tür bir figüre rastlandı.
Arkadaşlarımız Orta Asya’ya giderek Hakkari’de çıkan balbalların oradakilerle karşılaştırmasını yaptılar. Bunlar tamamen Türk figürlü mezar taşları...
Buluntular, Türkler’in İÖ. 1200’lerde Hakkari’de yaşadıklarını kanıtlıyor, bunun ikinci bir izah yolu yoktur. “

10 Ekim 2002, Hürriyet :
“ Arkeolojik Kazılar

18 Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin araştırması çok önemli bir gerçeği ortaya çıkardı.; Türkler, Anadolu’ya İÖ. 2 000 yılında geldiler.

Hakkari’de yapılan arkeolojik kazılarda bu konu ispatlandı. Bulunan 13 kabartma ve aile mezarı, yirmi milyon satışlı National Geographic dergisinin Ekim sayısına da konu oldu.

Başta Ermeniler olmak üzere bazı etnik kimliklerin tekelinde olduğu iddia edilen Güneydoğu’nun öz Türk anayurtlarından biri olduğu böylece ispatlandı.
Türkler’in Anadolu’ya 1071’de değil de, 3200 yıl önce geldiğinin belgelenmesi, dünya gündemine de oturdu.”

Milletlerin geçmişinde, onların kaderlerini değiştiren, yarınlarını aydınlatan, toplumu bütünüyle kavrayıp yeni bir yapıya iten tarihler vardır. Bu tarihler gelecekteki bir büyük hareketin ilk adımı ya da başlangıcı olabilirse ölümsüzleşir, unutulmaz olur. Bu başlangıcı unutulmaz yapan, o başlangıçtan doğan geleceğin aydınlığı ve sürekliliğidir.

26 Ağustos 1071 de, böyle bir başlangıçtır.

Ne var ki, Türkler’in Anadolu’ya Malazgirt Meydan Muharebesi’nden sonra kesif göçlerle gelerek yurt tutmaları hususu Müslüman Türkler’e münhasırdır. Anadolu’ya Türk akınları ve bilhassa Doğu Anadolu ile Kafkasya’da yurt tutma çabaları, İslâmiyet’ten çok daha eski tarihlere inmektedir.

Anadolu’nun Türk Yurdu oluş tarihini Prof. Dr. Abdulhaluk Çay, 4 ana grupta ya da safhada toplar. Bunlar :
“Selçuklular önce Anadolu’ya yapılan Türk akınları,
Selçuklular’la birlikte başlayan Oğuz gruplarının yurt tutmaları,
Moğol istilâsı sonrasında, 13 ncü yüzyıl ve sonrasında büyük Türk kitlelerinin Anadolu’ya gelmesi,
Anadolu’da Türkleşmenin tamamlandığı 14 ve 15 nci yüzyıllardır.”

Şimdi, ilginizi çekeceğini zannettiğim bir konudan bahsetmek istiyorum. Bundan tam 4 200 yıl önce, Anadolu’da bir Türk Krallığı bulunduğunu biliyor muydunuz ?
Anadolu’da, İÖ. 2500 – 2000 yılları arasında Hatti uygarlığı hakimdi. Din, töre, mitoloji ve sanat bakımından büyük bir varlık sergileyen Hattiler’in etkileri Anadolu’da iki bin yıla yakın bir süre boyunca yaşamıştı. Nitekim Anadolu, İÖ. 2500- 700 tarihleri arasında, bütün komşuları tarafından hep Hatti Ülkesi olarak anılmıştı.

Hatti ülkesi, küçük beyliklerden oluşmaktaydı. Aynı zamanda en yüksek rahip sıfatını da taşıyan bu kralcıklar, çok özgün sanat eserlerinin meydana gelmesini sağlamışlardı. Alacahöyük, Horoztepe ve Mahmatlar gibi Kızılırmak kavsi içindeki bölgelerde bulunmuş bu eserler, hayvan şeklindeki tanrıları, boğaları, fırtına tanrısını, Tanrıça Vuruşema’yı ve evreni temsil etmektedirler. Çoğunlukla bir çift öküz boynuzu üstünde duran bu evren sembolü, Türkiye’de hâlâ yaşayan bir masalın, “ dünya bir öküzün boynuzu üzerinde durur ve öküz başını salladığında deprem olur” biçimindeki inancın kaynağı olsa gerektir.

Anadolu’da Hatti uygarlığının hakim olduğu döneme ait, bugün elimizde binlerce yazılı belge var. Bu belgelerin birine göre, Anadolu’da Türkler’in yaşadığı kesin olarak anlaşılmaktadır.

Söz konusu belge, İÖ. 2350 – 2150 yılları arasında Mezopotamya’da büyük bir devlet kurmuş olan Akad imparatorlarından Naram- Sin’e ait olup, Anadolu hakkında bilgi veren ilk yazılı belgedir. Bu belgede, Kral Naram- Sin, “ Purattu ( günümüzdeki Fırat ) Nehri’ni geçerek Anadolu’ya girdiğini ve Hatti Kralı Pampa başkanlığında toplanan 17 Anadolu kralına karşı mücadele ettiğini belirtmekte ve kendine karşı çıkan bu kralların isimlerini vermektedir. “ ŞARTAMHARİ METNİ” adı verilen ve “ MÜCADELENİN KRALI” anlamına gelen bu belge, aslında üç kopya olup, biri Mezopotamya’da Babil’de, ikincisi Mısır’da Tel el Amarna’da, üçüncüsü de Anadolu’da Hattuşaş arşivinde bulunan metindir. Hitit dilinde ve Hitit çivi yazısıyla yazılmış olan bu metin belli ki, Hititler zamanında (İÖ. 1750- 1200) Akadça orijinalinden Hititçe’ye tercüme edilmiştir. Baştan 7 satırı kırık olan metnin 15 nci satırı Türki Kralı İlsu- Naşil’den söz etmektedir. (Konu hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenlerin Prof. Dr. Ekrem Memiş’in Eskiçağ’da Türkler kitabını öneririm.)

Görülüyor ki, bu metin Anadolu kökenli olmamakla beraber, Anadolu hakkında bilgi veren en eski yazılı belgedir.

TURUKKULAR

Fırat Nehri kıyıları, İÖ. 4 000 yıl ve devamı boyunca ve 2 000 yılları başlarında önce Sümer, sonraları Babil nüfusunda bulunuyordu. Bölgenin başkenti Mari, Fırat Nehri’nin doğu sahillerinde, Suriye’nin Deyü’z-Zor eyaletindeydi. Bugün, antik kentin bulunduğu yöre Tel Hariri adıyla bilinmektedir.

Burada, Fransız Arkeoloji Enstitüsü mensupları, 1933 – 1939 yılları arasında kazılar yaptılar. Kazıda mabetler, etkili duvar resimleriyle süslenmiş bir saray ve yüzlerce çeşitli buluntu ele geçti. Ama, en önemlisi değişik odalarda ele geçen binlerce tabletin oluşturduğu arşivdir. Diplomatik yazışmaların ve ülkenin her yanından gönderilen raporların yanı sıra, Asur Kralı 1 nci Şamşi- Adad ile iki oğlunun birbirlerine yazdıkları mektupları da içeren bu arşivde ekonomik ve yasal düzenlemelere ilişkin çok sayıda mektup da bulunmuştur.

Bu çivi yazılı tabletlerde sık sık karşılaşılan bir isim de, (TURUKKU)’dur.
Ayrıca, Urfa- Harran’da Ay(Sin) Tanrısı mabedinde bir antlaşmanın imza edildiğine dair kayıtlar da ele geçmiştir.

Fransız Arkeolog Georges Dossin, 1939’da, Paris’te yayınladığı (Benjaminites Dans Le Textes de Mari ) isimli kitabında, bulunan bu çivi yazılı tabletler hakkında bilgi vermektedir.

Ayrıca, 1950 yılından itibaren Louvre Müzesi adına, Mari Kraliyet Arşivi’nde ele geçen tabletler yayınlanmaya başlamıştır.
Bu tabletlerden birkaç örnek görelim:

16 numaralı tablet : “...Uyuyanları uyandıran ve uyandırdıklarına hiç tayın vermeyen Turukkular gibi yapacağız”.

21 numaralı tablet : “...Bu akından beri Turukkular’ın sayısı fazla görünmüyor. Fakat artabilir. Onlar gelmeye devam edecekler.”

22 numaralı tablet : “...Bana yazdığın Turukkular’la ilgili haberler değişti.”

23 numaralı tablet : “... Bana Turukkular hakkında yazmıştın. Turukkular’ın çıkış hareketinde bulundukları gün çok meşgul olduğumdan sana haber veremedim.”

87 numaralı tablet : “...Kral bana herşeyden önce, Turukkular’ın hücum ettiklerini, Nithim’i kuşattıklarını yazdı.”
Güneydoğu Anadolu’da yaşayan, cengaverlikleri Orta Asya Türk akıncılarını andıran, ana merkezden takriben 400 km. uzaklaşıp, düşman ordugâhlarına saldıran bu Turukkular, sizce Türk’ten başka kim olabilir ?

Konu hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenlere, ( Sadi Bayram, Güneydoğu Anadolu’da Proto- Türk İzleri, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayını) öneririm.

MALAZGİRT’TEN ÖNCE ANADOLU’YA TÜRK AKINLARI

Malazgirt Meydan Muharebesi’nden önce, Anadolu’ya yapılan Türk akınları şöyle özetlenebilir:
İÖ. 7 nci yüzyılda, Kafkasya üzerinden gelen Saka Türkleri, Kızılırmak havzasına kadar hakim oldular.
İS. 250 yıllarında Hunlar,
İS. 350-373-395 yıllarında yine Hun Türkleri, Kudüs’e kadar uzanan akınlar yaptılar.
İS. 451 yılında Akhunlar, Kafkasya’dan gelerek Doğu Anadolu’da yer tuttular.
İS. 550 yıllarından itibaren Sabir- Belencer gibi Türk boyları, Anadolu’ya gelerek yerleştiler.
6 ncı yüzyılda, Hazar Türkleri’nin Van’ı üs olarak kullanıp bölgede hakimiyet kurmalarından sonra, Horasan Gazileri, 963 ve 965’te Adana ve civarına seferler yaptılar.
1018’de Çağrı Bey, bütün Doğu Anadolu bölgesinde fetihlerde bulundu.
1045 yılında, bugün Azerbaycan topraklarında bulunan Gence’de, Selçuklularla Bizanslılar karşı karşıya geldiler. Burada kazanılan zafer, Selçukluların Bizanslılara karşı kazandıkları ilk büyük başarı oldu. Bundan sonra Türk birlikleri, Anı ve Kars üzerinden Anadolu’ya girmeye başladılar.
1047’de, Şehzade Hasan, Büyük Zap Suyu kenarında Bizans ordusuna yenilerek şehit düştü. Bu yenilgi üzerine Tuğrul Bey, İbrahim Yınal’ı Azerbaycan Genel Valiliği’ne atayarak Kutalmış’la birlikte Anadolu fetihlerine devam etmesini istedi. Derhal harekete geçen Selçuklu ordusu, Erzurum’u fethettikten sonra, 1048’de, Bizans ordusunu Pasinler Ovası’nda ağır bir mağlubiyete uğrattı.
1054 yılında, Sultan Tuğrul, Anadolu sınırlarını aşarak Van Gölü’nün kuzey doğusundaki Muradiye ve Erciş’i fethetti.
Tuğrul Bey’in üç kola ayırdığı birlikleri, bir yandan Kafkas, Canik ve Sasun dağlarına ve nihayet Erzincan’a kadar ilerlerken, bir yandan da Çoruh Vadisi ötesindeki toprakları işgal ettiler.
Tuğrul Bey’in Anadolu’dan ayrılmasından sonra, onun emirleriyle Selçuklu kuvvetleri fetih hareketlerine devam ettiler. 1057’de Malatya, 1059’da Sivas ele geçirildi.
Alpaslan’ın kardeşi Yakuti Bey, 1062’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da fetihlerde bulundu.
Tuğrul Bey’in 1063’te vefatı üzerine, yeğeni Alp Aslan, tahta çıktı.
Sultan Alp Aslan, 1064’te, Rey’den hareket ederek Azerbaycan’a geldi.Nahcıvan’a girdi. Ahılkelek, Ahıska, Borçka, Artvin, Ardanuç,Şavşat, Ardahan, Anı ve Kars’ı ele geçirdi.
Sultan Alp Aslan’ın dönüşünden sonra Gümüştekin, 1066’da Adıyaman önünde, Afşın Bey de 1067’de Malatya önlerinde birer Bizans ordusunu mağlubiyete uğrattılar.
1068’de Kayseri ve Konya fethedildi. Aynı yıl, Afşın Bey Bizans’ın Antakya üssünü tamamen çökertti.
Afşın Bey, 1070’de Denizli’ye kadar ilerlerken, Sultan Alp Aslan da Temmuz 1070’de Ahlat’a geldi. Kısa bir süre sonra Malazgirt Kalesi’ni ele geçiren Alp Aslan, Urfa’yı da muhasara etmesine rağmen ele geçiremedi ve muhasarayı kaldırarak güneye döndü.
Bizans hududu yeterince güvenli hale gelmişti. Şimdi, artık önce Halep’teki Mirdasiler’e, sonra Mısır’daki Şii Fatımiler’e karşı harekete geçebilirdi.
Doğudaki bu Türk hareketleri karşısında Bizans İmparatorluğu’nun boş durması beklenemezdi.
Gelişen olaylar sonunda Malazgirt Meydan Muharebesi meydana geldi.

MALAZGİRT’TEN SONRAKİ TÜRK AKINLARI

Sultan Alp Aslan, Malazgirt Meydan Muharebesi’ni kazandıktan sonra, Bizans İmparatoru ile bir barış antlaşması imzalamış ve Türk – Bizans sınırının Malatya ve Erzurum’dan geçmesini istemişti.
Galip gelen tarafın hudut belirlemesi, yani “ Ben bu hududu geçmeyeceğim, sen de bu tarafa geçmeyeceksin” demesinin anlamı açık olsa gerek.
Alp Aslan’ın amacı, Bizans İmparatorluğu’nu yıkmak değildi ; sınırları yeniden tanımlaması, imparatordan düzenli haraç ve ittifak sözü kendisi için yeterliydi; İmparatoru belirli şartlarla serbest bıraktı.
Malazgirt Meydan Muharebesi’nin hakiki değerini kazanabilmesi, mağlup Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in, Bizans tahtını ele geçiren yeni imparatorun adamlarına yenilmesi ve kapatıldığı manastırda 1072 yılında ölmesi üzerine oldu.
Yeni Bizans yönetimi, antlaşmayı bozmakla büyük bir siyasi ve askeri hata işlediğini birkaç yıl sonra daha iyi anladı. Bizanslılar geçici bir süre için statükoyu korumayı bilmiş olsalardı, Bizans’ın içinde bulunduğu siyasi ve askeri bunalımların giderilmesine daha kolay bir şekilde imkan bulabilecekler ve Anadolu kısa zamanda ellerinden çıkmayacaktı. Halbuki Bizanslılar bu hususta büyük bir basiretsizlik göstermiş ve antlaşmayı bozarak Türkler’e karşı düşmanca hareketlere devam etmişlerdi. Bundan dolayı, zaferin meyvesini alamayan Türkler için taarruz etmek meşru bir hak haline geldi.
Alp Aslan,antlaşmanın Bizans tarafından bozulduğunu ve savaşın başladığını ilân ederek emrindeki beylere Anadolu’nun fethini tamamlama görevi verdi. Bundan sonra, taarruz etmeyi tabii bir hak sayan Türkler, çok kısa bir sürede Anadolu’yu bir Türk yurdu haline getirdiler. Yeni topraklarda Türk göçü giderek hızlandı.
Anadolu’ya o tarihlerde sahip olan Bizans İmparatorluğu’nun büyük askeri gücü, yanlış olarak inanıldığı ve ileri sürüldüğü gibi Malazgirt Meydan Muharebesi ile tamamen yok edilmiş değildi.
Türkler, Malazgirt zaferinden sonra da : 1072’de Kayseri’de, 1073’te Paflagonya’da yani Sinop- Çankırı- Amasra arasındaki bölgede, 1074 yılında Antakya’da kendilerinin birkaç katı güçteki Bizans ordularını ağır yenilgiye uğratmışlardı.
Eğer Bizans’ın askeri gücü Malazgirt Meydan Muharebesi’nde tamamen yok edilmiş olsaydı, daha sonraları Bizans İmparatorluğu tekrar büyük kuvvetlerle Türkler’in karşısına dikilmez ve Anadolu’yu geri almaya teşebbüs etmezdi.
Malazgirt’in önemi, bilhassa zaferden sonraki siyasi durumun Müslüman Türkler lehine gelişmesi ve Anadolu’nun Türk’e yurt yapılması meselesinin gerçekleşmeye başlamasıdır.
Bu Türk fetih hareketi, 1072- 1085 yılları arasında o kadar süratli cereyan etmişti ki, Türk orduları Batı’da Ege ve Marmara kıyılarına ulaşmışlardı. Anadolu’daki nüfus çoğunluğunu yerli Hristiyan unsurlar teşkil etmelerine rağmen, Türkler kısa süre içinde Anadolu’da hakim zümre oldular.
1176 yılında Bizanslılar’a karşı kazanılan Myrokefalon ( Karamıkbeli ) Zaferi sonunda ise Türkler, Ege havzası dışında Anadolu’ya tam manasıyla hakim olabildiler.
Yine bu zaferin Türkler tarafından kazanılmasından sonra, Anadolu’daki yerli Hristiyan kitleler, Bizans İmparatorluğu’ndan ümitlerini tamamen kestiler ve artık yeni politik duruma, Anadolu’nun yeni sahiplerine tabi olmak zorunda kaldıklarını anladılar.
Bundan yarım asır sonra başlayan Moğol istilası sonunda, Orta Asya’dan gelen yeni göç dalgaları Türkleşmeyi hızlandırarak doğudan batıya Anadolu’yu baştan başa bir Türk yurdu haline getirdi. O güne kadar yapılmayan imar faaliyetleri de hızlandı.Bugün bile hayranlıkla seyredilen sanat eserleri Türk mührünü Anadolu’ya vurdu.

MALAZGİRT’TEN SONRA

Biz, genelde, Anadolu’nun fethinin 1071’deki Malazgirt Meydan Muharebesi ile başladığını, mücadele gücü kalmayan Bizans kuvvetlerinin bundan sonra Türkler’den çekinerek giderek küçüldüğünü, Türk boylarının da giderek Anadolu’ya yayıldığını kabul ederiz.
Şimdi, bu safhayı değişik bir bakış açısıyla incelemeye başlayalım.
Anadolu’yu fethe girişen Türkler arasında da bir çok mücadele olmuş, Güneydoğu Anadolu ve Suriye topraklarındaki Oğuz boyları birbirleriyle savaşmışlardı. Bu savaşlarda yenilen Kutalmışoğulları, önderleri Süleyman Şah’ın komutasında Anadolu içlerine doğru çekilmiş, fetihlerini karşılarında güçlü ve düzenli bir kuvvet bulunmayan bu alana yönetmişlerdi.
Melikşah’ın egemenliğini tanımamaktan çıkan bu sorun, sonuçta Süleyman Şah’ın hemen bütünüyle Anadolu’yu fethetmesine neden olmuş ve Büyük Selçuklular’dan ayrı bir Anadolu Selçuklu Devleti’nin doğmasını sağlamıştı. Son araştırmalara göre, 1075’te İznik’i ele geçiren Süleyman Şah burasını başkent yaparak bağımsızlığını ilân etmişti.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah, İznik’i aldıktan sonra, Bizans’taki karışıklıklardan da yararlanarak, hızla kurduğu devleti yerleştirmek ve sınırlarını güvence altına almak çabasına girişti.
Bu sırada, kitle halinde Anadolu’ya gelen Türkmenler, buradaki Türk nüfusunun artmasını sağlıyor, Anadolu Selçukluları’nın Büyük Selçuklular karşısında güçlenmesine de yardım ediyordu.

Burada hemen dikkati çeken husus şudur : Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklular’a karşıysa, Büyük Selçuklular’ın da Anadolu Selçukluları’na karşı olması tabiidir. Burada, Anadolu’nun Türkleşmesinde Büyük Selçuklu Devleti’nin ne rolü olmuştur, sorusuna cevap verirken iyi düşünmek gerekecektir.

Anadolu Selçukluları ile Büyük Selçuklu Devleti’nin birbirine ters düştüğü bu dönemde, biraz da Bizans’ın durumunu görelim.

1075’te, Bizans’ın Avrupa yakasındaki ordusu, komutanları Bryennios önderliğinde ayaklandı. Bryennios, 1077’de, Edirne’de imparatorluğunu ilân etti. Bundan sonra Konstantinopolis (İstanbul)’de bulunan Bizans İmparatoru VII nci Mihael Dukas, Bryennios’a karşı kuvvet gönderdiği sırada, Anadolu’daki ordu komutanı Botaniates’in de ayaklandığı haberi geldi.

Botaniates, Sultan Alp Aslan’dan kaçarak Bizanslılar’a sığınmış olan Selçuk’un torunu Elbasan’ın da yardımıyla, Kütahya’dan kalkarak Konstantinopolis üzerine yürümeye başladı.

Ancak, bu ordu İznik yakınlarında Sakarya Irmağı kıyısında Anadolu Selçuklu güçleri tarafından kuşatıldı. Bunun üzerine, Botaniates anlaşmak için,Elbasan’ı Süleyman Şah’a gönderdi. Durumdan yararlanmak isteyen Süleyman Şah, Botaniates ile anlaşarak, onun Konstantinopolis üzerine yürümesine yardım etti. Konstantinopolis’e varan Botaniates, oradaki yandaşlarının da yardımıyla Bizans başkentini ele geçirdi ve imparatorluğunu ilân etti.

Böylelikle, Anadolu Selçukluları hem Boğaz’ın Anadolu yakasına değin ilerlediler, hem de Bizans’ın dostluğunu sağlamış oldular.

Daha sonraki Anadolu Selçuklu sultanlarından 2 nci Kılıçaslan da, maiyetiyle birlikte, Bizans’ta 80 gün misafir kalarak Bizans İmparatoru tarafından ağırlandı.

Nasıl, Anadolu Selçukluları’nın Büyük Selçuklu Devleti ve Bizans’la ilişkileri ne kadar ilginç değil mi?

 

Top


ugalka@msn.com